PASTALAR

PASTALAR
MUSLU,KREMALI,ŞEKER HAMURLU PASTALAR

KEKLER

KEKLER
CHEESECAKE,MUFFİN,CUPCAKE,BROWNIE

KURABİYELER

KURABİYELER
MAKARON,TATLI ÇÖREK,BISCOTTI,TUILLE

TARTLAR

TARTLAR
PAY,BAR,TARTOLET

SENDİKAL HAKLAR !

25 Kasım 2008 Salı

Handan hanım blogunda çok önemli bir çağrıya yer vermiş. Bende aynen alıntı yapıyorum.
Daha detaylı bilgiyi Aslıberry'nin sayfasından mutlaka okuyun. İşyerlerinde sendikal haklardan yoksun çalıştığımız sürece kıyım, düşük ücret, mobbing sürüp gidecek. Ve bugün değilse yarın sizinde haklarınız gasp edilebilir.

BİRGÜN gazetesinden Koray ÇALIŞKAN bugünkü köşe yazısını bir çağrıyla bitirmiş; ben de buraya taşıyacağım;''Emine Arslan gibi birçok işçi direnişte. Her şeye rağmen hakları için mücadele ediyorlar. Artık DESA emekçi direnişinin sembolü oldu. Kaybetme şansımız yok. Çünkü DESA işçileri bütün emekçiler, çalışanlar, memurlar, kadınlar için direniyor. Destek olalım. DESA'yı arayalım, genel müdüre işçilere eziyet etme diyelim. Aslanları yalnız bırakmayalım. Ne de olsa deri yüzenlerle mücadele ediyorlar. DESA'yı 212 473 18 00' dan arayabilir ya da mailto:desa@desa.com.tr yazabilirsiniz. Ya da ''telefon aktivizmi de ne, daha iyi fikrim var!'' diyorsanız bana yazın. DESA kampanyasının aktivistlerinden Antigone'yle sizi tanıştırayım. Aslanlara kıymasınlar diye.'' 24/11/2008 BİRGÜN/Koray ÇALIŞKAN

Bu haberi bloglara taşıyarak bilgilenmemizi sağladığı için Handan ve Aslı hanıma teşekkür ederim.

ABBAS YOLCU

24 Kasım 2008 Pazartesi

Son yazımda fazla böbürlenmişim. Eee boşuna atalarımız dememiş ; son gülen iyi güler !? ( yada böylesi bir söz vardı, şimdi hatılayamıyorum )

Tembelliğimin dibine düşmüş, keyif yaparken birden herşey tersine döndü. İzmir'de gök yarıldı ve yağmur üzerimize boşaldı hemde evdeyken...

Maalesef çatı olmadık yerlerden aktı, o aktı ben toparladım yıkadım, o aktı ben yıkadım...
Sonuçta evde ne varsa yıkanabilecek hepsini yıkamak zorunda kaldım, Derin'de bu aktiviteme bahçede çamurla uğraşarak destek verdi. Böylece yıkanacaklar içine küçük hanımın çamurlu kıyafetleride eklenmiş oldu.

Doğada katkıda bulundu bu temizlik çalışmalarıma. Her yıkanan çamaşırı bide o yağmur suyu ile yıkayıp şiddetli rüzgarı ile yerden yere vurdu.

Sonuçta inadımdan ödün vermedim, ve üç gün boyunca çamaşır yıkayıp, tekrar yıkayıp , ütüleyip herşeyi tertemiz yaptım ! Bravo !

Yağmura inat koştura koştura kızımın öğretmenine saksıda orkide aldım, üzerinde de krem karamelli kek yapıp bugün okulumuza götürdüm. Kekin fotolarını çekmedim. Maalesef kekin kakaosunu iyi çırpmamışım, krema kısmını boyamış. Ama en kısa zamanda tekrar deneyip bu çok severek yapıtığım kekin fotoğrafını ekleyeceğim.

Şimdi artık biraz dinlenme zamanı geldi. Yarın akşam kızımla Malatya'ya uçuyoruz.

Dilerim uçuşumuz sarsıntısız ve rahat geçer.

Malatyadan size bool bool pestil getireceğim

İLAHİ TEMBELLİK

20 Kasım 2008 Perşembe

Bir tembellik bir tembellik ... sonsuz bir deniz gibi sardı sarmaladı beni...

Bu benim tembellik dönemlerim pek meşhurdur. Etrafta yorulmadan koşturup dururken, hergün hiç durmadan ev işi, sokakta avare gezmeleri, pasta börek denemeleri, dostlarla dedikodu gibi soluklanmadan hareket halinde yaşarken birden bire durağan döneme giriveririm.

Girdimmi de dibine vururum. Mesela ?

* Yıl 1997 birden tembellik bölgesine giriverdim. O yaz her zamnaki gibi Ankara'da yalnızım, annemler yazlıkta bense sabah 9 akşam 6 çalışmaktayım. Tembelliğim başladığında evde ekmek, yoğurt, meyve ve sütüm vardı. Tabii peynirimde. Kısa sürede herşey tükendi.Bense iş dönşü bir türlü markete girip birşeyler alamadım. Her seferinde boş gözlerle marketin yanından süzülüp evime gittim. O hafta cuma günü eve girdiğimde mutfakta kuru küçük bir parça ekmek dışında birşey bulamadım. Bende onu kemirip yattım. Haftasonunu aç ve tv karşısında geçirdim. Pazar akşama doğru artık bayılmak üzereydim. Birşeyler almayı istiyordum markete inip ama bu defa beni durduran tembelliğim değil dermansızlığımdı...
Bu durumdan sevgili arkadaşımın benim tembellik sendromuna tutulmuş olduğumu anlamış olması kurtardı...
Onu kapımda ellerinde meyve torbası ile gördüğümde çoook sevinmiştim...

* Yıl 1998 o zaman kocamla tanışmış ama pek bir iletişime geçememiştik. Çok beğeniyordum onu, ama kimseye bakmayan cool bir havası vardı. Ne yapsamda bu adamı tavlasam diye düşünüp, kendimce adamı kafeslemeye çalışıyorum...
Neyse sadede geleyim ; sonunda sevgili arkadaşım dediki " kızım adamı arkadaşı ile yemeğe çağıralım" bayada iyi bir fikir gibi geldi bana. Hemen davet ettim bize o haftasonu akşam yemeğine...
Heyhat, o haftasonu ben tembellik sendomuna giriverdim! Dünya umrumda değil, tek istediğim ayaklarımı uzatıp yangelip yatmak. ama misafirlerim aç bir şekilde eve geldiler. Ben zaten davet etmekten dolayı pek bir pişman, mutfakta fare bile durmaz o denli boş ! hoşgeldiniz dedim. Zaman ilerledi herkez bana bakıyor " ee yemek nerde" der gibiler.
Arkadaşım sofrayı kuralım mı dedi.
Olur ama yiyecek yok dedim.
Şaşkın gözler üzerime çevrilmiş, ben gayet sakin, evde yiyecek hiçbirşey yok arkadaşlar dedim ve oturdum koltuğuma. Zaten bu durumda başka ne denebilir ki?
Sevgili eşim hemencik kalkıp ben gözleme yaparım dedi. ( pek güzel yemek yaptığı o zamanlar efsane şeklinde anlatılıyordu)
Nassıl gıcık oldum anlatamam. Ters bir bakış atıp, bulursan birşeyler yaparsın dedim. ( yiğitliği hiç elden bırakmam. Yapsaydım bende güzel yapardım yemeği mantığı ile hareket ettiğim için onun bu hareketini bana karşı yapılmış bir tavır gibi gördüm )

Bizimkinin şaşkın şaşkın mutfağa gitmesiyle dönmesi bir oldu. Gerçekten birşey yok dedi.
Bende muzaffer bir eda, ben söylemiştim dedim. ( O anda yine herkez bana garip garip bakmıştı !? )

Kocacım koşa koşa markete gidip birşeyler aldı ve mutfakta bir çırpıda patatesli gözleme yaptı bize. ( yediğim en kötü gözlemeydi, kendisine de yerken söylemiştim o nedenle yazmamda bir sakınca yok)
Bu arada arkadaşım beni uzun uzun paylamaya çalıştı ama tembellik öyle sinmişki üzerime başka birşeyi üzerime alacak yer kalmamış !

* Bu yemek olayından sonra adamı tavlamaktan vazgeçmedim tabii. Kendimi affettirmek için hemde arkadaşımın vıdı vıdısından kurtulmak için tekrar davet ettim yemeğe.
Safım benim yine aç geldi, aç döndü...
Arkadaşım ise; artık pes sana, ne diyeyim ki dedi sadece...

Amaa ilahi tembelliğim işime yaradı bu defa. Yemediği yemekler mutfakta harikalar yaratan, bu zor beğenen adamı bana bağlamıştı !
yaa gerçektende erkeğin kalbine giden yol midesinden geçiyor.

* Gelelim günümüze.. Derin sabahçı okula gidiyor, ben evdeyim. Aşkım sabaha kaadar çalışmış yeni yatmış. Derin'i okula bırakıp eve döndüm. Biraz kestirdim sonra kalkıp etrafı topladım, tv izledim, acıktım ama yinede yerimden kalkmadım..taaki aşkım kalkıp öğlen sonu beni aç bir şekilde koltukta bulana kadar. Ama adam artık beni keşfetti. Kalkmasam açmı kalacaksın ? diye sordu, evet yanıtını alıp bana güzel bir kahvaltı hazırladı. Bende mırıl mırıl keyifle onları yedim..

İşte böyle, bu sıralarda aynen şu bir iki örnekle anlatmış olduğum günlerimdeyim.
Ama dibine vurabildim mi? hayır !
neden ?
çünkü Derin faktörü çok zorlu !

Derin'e rağmen olabildiğince tembelleşip, mırıl mırıl koltuğumda aşkımın beni şımartmasının tadını çıkardım.

Şimdi bu dönemin acı meyvesi biriken işlerle uğraşıyorum...

Hepinize arada sırada da olsa mutlaka tembellik yapmanızı öneririm.

Sevgiyle kalın..

HAYYAM'CA...

15 Kasım 2008 Cumartesi

Hayyam, dünyayı ve zamanı düşünürken pek kötümserdir; düşünür:

Dünyaya neden geldik; selvi boylar, lale yanaklar niçin bezendi?
Aleme geldik de dünyaya bir şey mi eklendi; gidiyoruz; bir şey mi eksiliyor?
Neden geliyoruz, niçin gitmedeyiz?
Biri gitti mi, yerine başkası geliyor.
Ne gelmemizden bir maksat belirmede, ne gitmemizin sebebi bilinmede.
Hiçbir şey dileğimizce olmuyor.
Felekler, her gece, nice ömür gömleği biçmede, nice gömleğin de yenini, yakasını yırtmada. Bizden önce de gece vardı, gündüz vardı: göklerdönüyordu: bizden sonra da bu düzen sürüp gidecek.

Ama biz toprak olacağız, tozup gideceğiz. Gidenlerden biri olsun gelmiyor ki soralım: Ne var o alemde?
Yazın gelişi, kışın gidişi, Cem'le Key'i yerlere sermiş.
Nice başlar, ayaklar, zaman ateşiyle yanıp kül oluyor, ama dumanları bile tütmüyor. Böyle bir aleme gelip gitmemiz nedir ki? Bir sinek gelmiş, konmuş, sonra da uçup gitmiş.

Yeşillikteki çiğ tanesi gibi, sanki bir gececik oturmuşuz, sonra yok olup gitmişiz. Dünya yel üstüne kurulmuş; varlığımız, iki yokluk arasında; çevremizdekiler de hiç, biz de hiçiz.
Alem, bir fanus-ı hayal. Güneş, bu fanusun lambası, dünya, sırça fanus.
Bizse, içinde dönüp duran, geçip giden şekilleriz ancak.
Yahut da kuklacı, bir kuklayı çıkarıp oynatmakta; sonra onu sandığa atmakta, öbürünü çıkarmakta.

Hayyam, alemi meydana getiren dört unsuru şöyle anlatır:

Bir suyduk, bele düştük; şehvet ateşiyle dünyaya geldik; ama yel, yarın toprağımızı tozutup gidecek.
Ne yapmalı öyleyse? O, lüzumsuz çekişmelerin, kavgaların, hırsın, tamaın, benliğin, bencilliğin karşısındadır.
Der ki: Uzlaşıp birleşmedikçe, el ele vermedikçe neş'eye kavuşmanın, gamın başına basmanın imkanı yok.
Sabah çağı soluk almadan bir soluk alalım hele; çok sabah olur ama biz olmayız.
Şu alemde her hayvanın ayak bastığı toprak, bir güzelin, bir sevgilinin yanağı.
Her sayvanın kubbesindeki kerpiç, bir vezirin parmağı, bir padişahın başı.
Derde düşmenin, elemlenmenin de faydasi yok; derdin, elemin de ne ucu var, ne bucağı.
Bastığın toprak, eşsiz bir güzelin gözbebeği.
Derenin kıyısında biten yeşillik, melek huylu bir güzelin dudağından terlemiş: bir ay yüzlünün toprağından bitmiş.
Böylesi alemde elemi, neş'eyle yok etmek gerek.

Şarap, elemi boğmaya tek vasıta; sarhoşluk, derdi unutmaya tek çare.
Şerîatta haram ama ne olurdu, her haram, şarap gibi insanı sarhoş etseydi de dünyada bir tek ayık görmeseydim.
Zahitlik, riya ile eş olmuş; zahitlik şişesini taşa çalalım, seccadeyi bir kadehe satalım.
Zati de zahitlik hırkasıyla küpün ağzını kapatmışız; meyhane toprağıyla teyemmüm etmişiz: böylece de medresede yitirdiğimiz ömrü meyhanede bulmayı umuyoruz

ve Hayyam, kendi halini şöyle anlatır:

Bir elimizde mushaf; bir elimizde kadeh.
Kimi helale yönelmedeyiz, kimi harama.
Şu ham, şu olgunlaşmamış kubbenin altında ne mutlak kafiriz biz,ne tam Müslüman.

Hayyam, bu umutsuzluğa bilginin de bir çare bulamadığını anlamıştır. Ömrün şüpheyle geçtiğini bilir: bu yüzden ha ayık olmuşuz der, ha sarhoş: ikisi de bir.
Birçok şeyler bildiğini bilir, ama bu bilgiden de bezmiştir o; hatta sonunda hiçbir şey bilemediğini bilmiştir ancak.

Değil mi ki sonun yokluk; gökler ister yedi olsun, ister sekiz.
Değil mi ki biz yok olacağız; alem ister sonradan yaratılmış olsun, ister önüne ön bulunmasın. Değil mi ki sonu ölüp çürümek; ha adamı ovada kurt yemiş, ha mezarda karınca.

Hayyam, adeta marazî diyebileceğimiz bu yeis aleminde, kendini neş'elendiren sağrağı, testiyi, birçok rubailerinde bir başlangıç ve son nokta saymaktadır. Testiden sözler duyar, testicinin, padişahın başından testiye kulp, yoksulun ayağından baş yaptığını görür ve bu testiyle, testiciyle görüşüp konuşması sürer gider.
Ama en güzel şey şu ki Hayyam, hep aynı şeyleri söyler gibidir; fakat her sözü bir başka çeşittir; her sözünde aynı şeyi, fakat bir başka nağmeyle söyler ve insan usanmaz.
Hayyam, eski İran'ın mefahirini de hiç unutmaz; bu bakımdan o, insancı olduğu kadar da milliyetçidir.
Alaca renkli sabahla akşam atının konakladığı alem, köhne bir kervansaraydır ki Cemşid'den arda kalmıştır, Behram'ın dayanıp oturduğu sedir.
Zerreler görür toprakta; hepsi de bir Keykubad'ın, bir Cem'in toprağındandır.
Yıkık anıtlara bakar; Behram'ın şarap içtiği köşkte, görür ki tilkiler yavrulamış, ceylanlar konaklamış; yaban eşeği avladığını hatırlar da bir söz oyunuyla, mezara av oldu Behram der; testi tezgahındaki çırağı, yavaş ol diye öğütler; çünkü o, Keykubad'ın beynini yoğurmadadır.
Dünya yokluk yurdu. Şeref, şan, yücelik, alçaklık geçici bir afsun.

Müsbet bilginin dışına çıkmayan Hayyam göklerin, yıldızların dönüşlerinde bile bir gaaye bulunduğuna inanamaz; eşref-i saat tayin eden Hayyam, devrinin inancına uyamaz; onların da başları dönmüş der: her şeyden habersiz dönüyorlar.
Hayyam,bazı rubailerinde, ebedilikten de ümitsiz görünür; yaşayanların, sonra da ölüp gidenlerin balçığından dökülen kerpiç, başkalarının saraylarına sayvan olacaktır. Solan lale dökülür gider, bir daha da açılmaz.
Sözler söyleyenler, bu karanlık gecenin ardına bir yol bulamamışlardir, bir masaldır, söyleyip gitmişlerdir.
İnsan altın değildir ki onu gömsünler de sonra çıkarsınlar; ah, bir umut olsaydı, ne olurdu, keşke yüz bin yıl sonra toprağın gönlünden, yeşillik gibi bitmeyi arzulasaydık.

Hayyam'ınsa bu sözler, zamanının kargaşalığına, İran'ın şevket devrinin göçüşüne, akla dayanan bilgisinin, kendisini tatmin etmeyişine, bilmediklerinin, bildiklerine karşı sonsuz bir umman olduğu halde bildiklerinin bir katre bile olmayışına karşı sonsuz bir umutsuzluğa düşen, hayata, zerre - zerre, bütün varlığıyla bağlı olan, yok olacağını bir türlü kabul etmek istemeyen, geçici varlığa kanmayan, fakat ebedi varlığa da inanamayan bir inkarcı mahiyetinde görünür ve duyduğu ye'si, ancak içkiyle teskin eder.şatıh:

Çoğunluk da Hayyam'ı böyle görmektedir; fakat rubailerinin bazılarından meydana gelen bu kanaat doğrumudur, yeterli midir?

Tasavvufta, bazı sözlere "Şatıh" denir; şatıh, anlamından varlık, benlik duyulan, yahut anlamı şüpheli bulunan, hatta bazı kere anlamsız olan sözlere denir.

Salik, yani gerçek yolcusu, halden hale girer; buna renklilik, renkten renge giriş anlamına "Telvin" denir.
Sırası gelir; kendini Tanrı sayar, varlığı yok olur, benim der; sırası gelir; topraklara döşenir, yokum der. Kimi ölümünü ister; kimi ölümsüzlükten söz eder, ye'se düşüp inkara döşenir; umar, niyaza yuvanır. Cenneti mühimsemediği, cehennemden korkmadığı demler olur.

Olgunların bir kısmı "Telvin"i aşağı bir mertebe, şathı, bir dil sürçmesi görür; bir kısmıysa şathı hoş görür, ''Telvin"i en yüksek mertebe sayar; çünkü yol alan insan, her an başka bir yoldadır, her an başka bir durakta.

Cennette huriler, şarap, süt, bal ırmakları var; ama elimizdeki peşin, binlerce veresiyeden yeğ; yahut, değil mi ki sonu bu; biz şimdiden başladık buna diyen Hayyam'ın bu sözlerinde bir şatıh havası esmiyor mu? Sözlerin bir yönünü, yahut bir yöne yönelmişlerini alarak bir sonuca varmak, eleştiriciyi gerçeğe ulaştıramaz.
Şaşmayın bu sözlere; beni balçıktan yoğuran sensin, ben ne yapıyorsam onu sen yazdın bana, elimde ne var? Takdir kınanır mı hiç? Bu sözleri söyleyen Hayyam'ın muhatabı vardır; inandığına hitab ediyor o; belki takdire inanıyor, belki inanmıyor; insanın iradesini, ihtiyarını biliyor; kadere inananlarla alay ediyor; fakat Tanrı'ya inanıyor ve inancını dile getiriyor.

Hele, gül olmazsa dikene, nur olmazsa ateşe razı olduğunu, hırka, tekke, şeyhlik nasibi değilse çanı, kiliseyi, zünnarı yeter bulduğunu söylerken, şarabın, insanın benliğini yok ettiğini bildirip İblis, bir kadeh içseydi Adem'e bin kere secde ederdi derken bu şatıh yeli, daha da esintili bir hal almada.

"Meyhanede, seninle gizlice konuşmam, sırlarımı sana söylemem, mihrapta sensiz namaz kılmamdan yeğ; ey halkın hem evveli olan, hem ahırı bulunan; sen ister beni yak, ister erit" ve "Bugün aşıkız, perişanız, sarhoşuz; güzellerin civarında, şaraba tapmadayız; kendi varlığımızdan tümden kurtulmuş, geçmişiz; Elest mihrabına yönelmişiz bugün"gibi rübaileri inşad ederken Hayyam'ın sevgilisi, sevgilileri ve şarabı, meyhanesi bile maddeden sıyrılıyor.

Aşıkla sarhoş cehennemlikse, cenneti avuç içi gibi bomboş görürsün diyen Hayyam, aşkı inkar edende bile bir inkar aşkı görmekte; dudağı şarabm tadını tatmamış zahitte bile bir benlik sarhoşluğu sezmekte.

Suç işlememiz, senin rahmetinin bezentisidir sözü, imansız bir gönülden gelen, inkarcı bir ağızdan çıkan söz olamaz. Bu bakımdan biz, Hayyam'ın rubailerinin çoğunu, bazı kere aklın verdiği yeisten doğma, fakat çok defa riyayı, cenneti kendine mülk sananları, başkalarını kınayanları, benliğe kapılanları yeren ve şatıh vadisinde söylenen rubailer sanıyoruz.

dünya:

Hayyam'da devri, çeşitli tepkiler yaratmıştır. O, ne tasavvufun mistik balçığına saplanıp kendinden geçmiştir, ne az bilginin verdiği aşağılık duygusuyla benliğe düşmüştür; bu bakımdan dünyayı, olduğundan başka türlü görmemiştir Hayyam.
Onca feleğin işi-gücü adaletle tartılıp düzenlenseydi, fazilet ehlinin hatırını incitir miydi hiç?
Felek ne veriyorsa aşağılık kişilere veriyor; han veriyor, hamam veriyor, ambar veriyor;
hür kişiyse, yiyeceği ekmeği bile, bir şeyini rehin vermedikçe bulamıyor;
böyle aleme yuf çekilir, yuf.
Felek, gönülleri gamlara batırmada;
neş'e gömleğini yırtmada;
esen yeli ateş haline getirmede;
içilen suyu ağızda toprağa döndürmede.
Halkta vefa yok.
Alem öyle iki kapılı bir konak ki burda ancak gönül kanı içiliyor, can veriliyor.
Ne mutlu bu alemde tanınmayana, bilinmeyene, hatta anasından doğmayana.
Yiyim, içim için çalışmak, yerinde bir iş; ama bundan ötesi ömre değmez.
Gönül hoşluğunun ada kalmış ancak; ham şaraptan başka solukdaş yok.
Elde kalan, ancak şarap kadehi.
Akıldan, fikirden de fayda yok: zamanın meyvasını akılsızlar yemekte; böylesi zamanda ya Tanrı razılığını elde etmeye çalışmak gerek, yahut kadehe sarılmak.

Hayyam, böyle bir devirde, bir zamancağız diyor, kendimden geçmek, olanı-biteni unutmak için şaraba sarılırım. Ama bana kötü diye fetva veren olur, sorarım ona, derim ki: Sen insanlarm kanlarını içmedesin, biz üzümün kanını; sen mi kan içicisin, biz mi?
Zaten Hayyam, medreseden ancak ziyankarlık meydana geldiğine, vakıf lokmasındansa gönül karanlığı elde edileceğine inanmıştır. Bu yüzden de, yıkık bir yerde yaşa der, bu yaşayışla gönül sultanlığına erişilir. Akıllarına güvenenler, öküz sağmadalar; çünkü bugün ne akıl alan var, ne tere satan; böyle zamanda aptallık çok daha iyi.Az kişiyle dost olmak, zamane ehline uzaktan merhaba demek daha hoş; güvendiğin kişiye bile akıl gözüyle bir baksan görürsün ki düşmanındır o.Cehennem, ehil olmayan kişiyle eş-dost olmaktır, sohbet etmektir. Büyük geçinenler, mevki sahipleri, dertten, gussadan canlarından bezmişlerdir de gene şaşılacak şey şu ki onlar gibi hırsa tutsak olmayanı adam saymazlar.
Hatta Hayyam, kendisine filozof diyeni düşman sayar ve bu sözün, bu kanaatin yanlış olduğunu söyler: Allah da bilir ki der, filozof değilim ben; şu gam yurdunda oturmuşum, fakat kim olduğumu bilmeyecek kadar da aşağı değilim, ne olduğumu ben bilirim. Bu rubai, gerçekten de Hayyam hakkında verilecek hükümde pek önemlidir.

Hayyam, iyiliğe aşıktır, benliğe, benciliğe, kibre, nekesliğe düşmandır. Ehil kişiyle düşüp kalkmayı, ehil olanın sunduğu zehir bile olsa içmeyi, ehil olmayanın elinden şerbet bile içmekten sakınmayı öğütler.Kimseyi incitmemeyi, aziz kişilerin gönüllerini ele almayı, hatırlarını yapmayı, yüklerini yüklenmeyi söyler; insanlara ne yapıyorsan onlardan da onu bekle der. Kibirlenmenin karşısındadır; güzellerin saçları gibi gönül kırıklığına düş de der, her solukta binlerce gönül al; bir hür kişiyi iyilikle kul et kendine; bu, binlerce kul azad etmekten yeğdir. Onca cömert kafir, nekes Müslümandan üstündür; fakat gene de pek ihtiyatlıdır o. Zaman der, ağzına helva verse inanma, ağıyla karışmıştır o. Surahiyle kadeh bile birbirine dosttur ama dikkat et de gör, aralarına kan düşmüş.

Hayyam, her ne pahasına olursa olsun, insanların minneti altında kalmamayı tavsiye eder. İnsan, sedefte mahpus kalan katrenin inci oluşu gibi eziyete, zahmete katlanmakla hür olur. Mal kalmazsa ne çıkar, baş sağ olsun der; kadeh boşalınca gene dolar elbet. Onca insan günde bir dilim ekmek, kırık testide bir içim soğuk su buldu mu, ne diye aşağı bir kişiye kul olsun? Akbaba gibi bir kemik parçasını yeter bulmak, adam olmayanın sofrasına eğreti oturmaktan yeğdir; aşağılık işinin yağlı-ballı nimetiyle bulunmaktansa kendi arpa ekmeğiyle geçinmek elbette daha hoştur. Aşağılık kişilerin hizmetine koşmaktan, sinek gibi her lokmanın üstüne konmaktansa bir somunu iki gün yemek, gönül kanını içmek, insanlığa daha da yaraşır.Yarım somunu olan, başını sokacak bir yuvası bulunan, ne kimseye hizmet eden, ne kimseden hizmet bekleyen kişinin ne hoş alemi vardır, neş'esiyle yaşasın.

Düşmanın Zaloğlu Rüstem bile olsa baş eğme; dostun Hatem-i Tayy bile olsa minnetinin altına girme diyen Hayyam, elimde olsaydı şu feleği ortadan kaldırırdım, gönlümce yeni baştan bir felek kurardım; hür kişi de orda kolayca gönlünün dileğine kavuşurdu sözleriyle yeni bir alemin özlemini dile getirir.

Hasılı Hayyam'ın dünya görüşünde dayandığı şeyler şunlardır:İyilik, gönül yapmak, özlü ve derin bir izzet-i nefis, kimseye eğilmemek; fakat zamanede herkesle ölçülü tanışıp sevişmek.

Selviye hür derler; çünkü yüz eli vardır; bir yere uzatmaz; süsene hür derler on dili vardır; susar der Hayyam.

Kaynak: Abdülbaki Gölpınarlı, Hayyam ve Rubaileri,

GERÇEĞİN GÖLGESİ

Bazen "hayatın gerçekleri" ile kendi gerçeklerim arasında sıkışıp kalıyorum.

Gerçeklik nedir ki? Bir algı meselesi değilmidir çoğu zaman ?

Nereden baktığın değilmidir ?
....... Neye göre yaşayacağız, kime göre kararlarımızı doğru yanlış tablosunda sınayacağız ?

En zenginler sıralamasındaki top 10 isme göre mi? çalıştığınız şirketteki müdürünüze göre mi?
Okuldaki öğretmeninizin algısına göre mi? Komşunuzun ? arkadaşlarınızın ?

Yoksa çoğunluğa göre mi?

Yüreğimde garip bir çırpınış ? miskinlik mi bu yaptığım yoksa hazırlanış mı büyük bir başlangıca ?

Kulaklığımdan yüreğime akıyor Edit Piaf'ın o içimi cız ettiren, şarap gibi insanı sarhoş eden sesi .. NON JE NE REGRETTE RİEN... Defalarca bıkmadan dinliyorum, birşey ararmış gibi.

Belki bu sesin içinde eririm, tekrar yoğururum, usanmadan inadına tekrar tekrar defalarca yeniden inşaa ederim kendimi.

Kim bilir belki bu ömür yetmez başka bir ömürde biter bu kendini arayış.
Kim biliyor sonsuz kere vücuda gelmediğimizi ?


Kim biliyor düşündüğümüz ve inandığımız kadar gerçeklik kazanmadığımızı ?

Bana hayatın gerçeklerini söylemeyin. Nafile, bu kadın gerçeklerden hazetmiyor.

Ben çok denedim, kendi yolumda kendi bildiğimce yürümem gerektiğini öğrendim.


Kartal yukarda uçuyor...
İstersen sende uçarsın,

Tek engel yüklerin,
Yüreğinden kaldır tüm engelleri

Sırlara ermiş dervişlerle dolu geçmişin,Yollarına ışıltılar serpmişler görmen için

Gözlerinden perdeyi kaldırmak için korkularına ihtiyacın olacak.
O kelimeler dudaklarından döküldüğünde , ağırlığı kalkacak günlük hayatın

VİŞNELİ PEYKEK (CHEESECAKE)

13 Kasım 2008 Perşembe

Evet efendim, kısa sürede tanımış olmanız lazım beni. Risk almaktan zevk alıyorum. Bir o kadarda emniyet meraklısıyım ? ( bu nasıl bir çelişkiyse bende anlayamıyorum ?? )

Evde Derin'in doğumgünü pastası malzemelerinden kalanlar vardı. Özelikle tatlı krema kafama fena takımıştı. Bilirsiniz böyle şeyler fazla bekletmeyede gelmez. Bende pazardan aldığım tatlı lorum ve kremamla bir peykek yapayım dedim.

Uzun uzun bloglarda peykek tariflerine baktım.Aslında aklımda Pastacı'nın Limonlu Peykeki vardı ama evde limon olmadığı ve portakallı kek yapmış olduğum için onu eledim. Vişneye de bayılırım, hertürlü pastayada çok yakıştırdığım için hiç düşünmeden vişneli yapmaya karar verdim. Ama nasıl yapacağıma karar vermem zor oldu.
En son sıkılıp mutfağa girdim. Malzemeleri tezgaha dizip öyle doğaçlama bir peykek yapıverdim. Sonuç ; lezzetli , güzel bir peykek ortaya çıktı ama yinede aradığımı tam olarak bulduğumu söyleyemeyeceğim. Bu demektirki denemeye devam...
VİŞNELİ PEYKEK

Malzemeler

* 2 cup tatlı krema
* 500 gr tatlı lor
* 3 yumurta
* 3 yemek kaşığı mısır nişastası
* 1/2 cup şeker

Alt Taban;
Daha evvelden yapılmış vede buzluğa kaldırılmış çikolatalı kek ve tereyağ

Hazırlanışı

* Kelepçeli kalıbın altına yağlı kağıt serilir ve ister bisküvili ister benim gibi kalan keklere bir parça tereyağ eklenerek tabana elimizle yayıp buzdolabına konur.

* Fırınımız 175 derecede ısıtılır.

* Önce lor peynir ve şeker çırpılarak pürüzsüz hale getirilir.

* Üzerine krema eklenerek tekrar çırpılarak homojen bir karışım elde edilir.

* Yumurtalar tek tek bu karışıma eklenir.

* Enson nişasta eklenerek tahta bir kaşık yardımı ile karıştırılır.

* Karışım buzdolabından çıkarılan kalıbın içine dökülür ve hafifçe masaya vurarak düzeltilir.

* Fırına verilerek üzeri kızarana kadar pişirilir. Yada benm gibi kenarlar katı ortası hafif sallanıyorken çıkarılır.

Peykekinizin çatlamaması için fırından hemen çıkarmadan kapattığınız fırında ılımasını bekleyin.
Benim peykekimin ortası çukurca oldu, aslında iyide oldu ,böylece vişneleri o çukura doldurmuş oldum.

Vişnenin suyunu 2 yemek kaşığı nişasta ile koyulaştırıp soğuyunca peykekinizin üzerine yada servis ettiğiniz dilimin üzerine dökebilirsiniz.

Afiyet olsun...

BÜYÜK AKREBİM İYİKİ DOĞDUN

12 Kasım 2008 Çarşamba

Sevgili büyük akrebim bugün bir yaşına daha bastı ! aramızda kalsın annem artık 53 yaşında !!
Sabah erkenden küçük akrebim Derin, büyük akrebim anneannesini arayarak güzel sesiyle doğum günü şarkısını söyledi.

Uzakta olduğumuz için bende kendisine - her ne kadar tadamasa da- bir pasta hediye ediyorum.

Anneciğim portakallı kek ve vişneli peykeki senin şerefine yiyoruz :)
Ayrıca bu iki tatlımız benim uydurma tariflerim olma şerefinede eriştikler için ayrıca tebrik ediyorum.

Nice güzel yaşlara yemiş gözlü sultanımmm

HAYATA ÖVGÜ...

11 Kasım 2008 Salı

Çocukken ölüm oyundur. Çizgi filmlerdeki gibi betona çakıldıktan sonra toparlanıp kalkmanız beklenir o yaşlarda.

Gençken ölüm hayal gibidir. Düşünürsünüz, hatta depresyonların doruğundayken ölüme yakında hissedebilirsiniz kendinizi ama gerçekte ölüm size çook uzaktır. O sadece bir düşüncedir.


Otuzlu yaşlardan sonra artık doğum kadar gerçektir ölüm. Çevrenizde daha sık karılaştığınız bir olgudur. Sizi şaşkına çevirir, hayatı sorgulatır, binerce düşünce ve kedere salar... ama yinede bir düş gibidir.

İleriki yaşlarda nedir bilemiyorum ama ,ancak tahminimi söyleyebilirim ; bence ileriki yaşlarda unutmak istediğiniz bir gerçektir. Hiçkimse ölmek istemez. Hayat herşeye rağmen çok güzeldir.


Eskiler tek tük genç ölümlerinden bahsederler. Köyde bilmem kimin kızı, bilmem kimin oğlu ölmüştü...bunlar ya kaza eseri ölmüştür, ya ince hastalıktan ...

Oysa çağımızda ölümün adı artık KANSER .


Sinsice vücudumuzda bilmediğimiz biryerde hücrelerimiz bozulmaya başlıyor. Ve ne yazık ki çok az şanslı insan bunu ilk evrelerde farkedebiliyor.


Neden kanser oluyoruz ? DNA mız mı suçlusu ? yoksa kötü beslenme mi? yoksa stres mi?
Yoksa gülmeyi unuttukta ondan mı? çok mu ciddiye alıyoruz hayatı, kendimizi, insanları ?
Kanserin nedenini kimse bilmiyor. Ama tüm hastalıklar gibi onunda ilacı umutta ve sevgide.

Bu tek gözü kör kedi gibi yitirdiklerimize değil kazanabileceklerimize odaklanmalıyız.
Hiçbirşeyi ve hiçkimseyi unutmak zorunda değiliz, hiçbirşeye takılıp kalmak zorunda da değiliz, hiçbirşeyi bırakmak, kabulenmek, boşvermek zorunda değiliz. Sadece hayatın getirdiklerini saygıyla karşılamak zorundayız, sadece mücadeleye devam etmek zorundayız.

Düşünce dost elini tutmaya, kafamız karanlıklara dalıp umudumuz azaldığında güzel günler var diyen o sese ihtiyacımız var. Sevgiye dostlarım sevgiye ve umuda ihtiyacımız var.

Hepinize sağlıklı günler diliyorum

ÖLMEK İÇİN ÇOK ERKEN

8 Kasım 2008 Cumartesi

Hayatımıza ölüm girene kadar bir hikaye gibi geliyor insana, yada bir şaka. Ama ne zaman çevremizde azrail gezmeye başlıyor, o zaman yüreğiniz buz kesiveriyor.

Bugün sevgili arkadaşımız Ebru'yu kaybettik. Maalesef vefat haberini geç aldığım için cenazesine yetişemedim. Allahtan rahmet, ailesine de bu büyük acıya katlanmaları için sabır diliyorum.

Söylenecek söz kalmıyor insanda, sadece ölmek için çok ama çok erkendi...

Huzur içinde yat arkadaşım...

BÜYÜMÜŞ OLMUŞ EŞEK !

6 Kasım 2008 Perşembe

Aslında çocukken daha garipmişim. Hatta uzunca bir süre garipte kaldım.Size hayatımın ilk beş yılına dair birkaç garipliğimi derledim .

Ankara'da kocaman büyük bir evde büyüdüm. Ev koca bir çatı altında dört haneden oluşuyordu.
Ve evin etrafıda bahçe, bahçenin etrafıda büyük duvarlarla çevriliydi.

Ev kocaman ,sülale kocaman olunca misafirde hiç eksilmezdi evimizden. Babamın bir dolu kuzenleri, benim kuzenlerim, dıdının dıdısı.Yahu hiçmi kimse kafasını dinlemek istemezdi o devirlerde?

Çocukluğum böyle kalabalık ve heyecanlı bir ailenin içinde geçti. Ama maalesef bu küçük kız doğduğu anda böylesi heyecanlı ve kalabalık ortam için gerekli sinir sistemine sahip olmadığını hissedip bastı yaygarayı..

Öyle böyle değil ama , ilk gece doğum yapan diğer üç kadını odadan kaçıracak, hemşire ve doktorların " aman yarabbi derdi ne bu bebeğin?" diye kontrol etmesini sağlayacak, 40 günlük olmasına rağmen hiç susmadan ağlamasıyla rekor kıracak , bebek görmeye gelenlerin tepesini attırıp çileden çıkan bir misafir tarafından çöp bidonuna atılacak ve en son genç annesine cinnet geçirtip bulgur pilavı yedirilerek imha edilmeye çalışılacak kadar ağlamışım.

Yaa ..kedi canımın biri işte o kırkımın çıktığı gün bulgur pilavı olayında gitti. Ama ailemde bu olayla birlikte önemli birşeyi fark etmişler; bu bebek ek gıdaya erken başlayacak !

Emekleme dönemime kadar hatırlayabiliyorum. Yaaa ne hafıza ama değil mi? Belleğimden gereksizler dosyalarımı silerim ama bak bu anılarımı hayatta silmem.

Evin en küçüğüydüm taa ki amcamın kızları olana kadar. Ama ne gariptirki evdeki hükümdarlığım onlara rağmen hatta dünya güzeli abime rağmen sürüyordu.Liseye giden büyük kuzenler bile benden çok çekinirdi. Hatta mahallenin çocukları, hatta akrabalar...

Evimizin kanatlı krem renginde bir kapısı vardı. Ve kocaman bir pencere bakardı balkonlu girişe. Salona açılırdı tüm odaların kapısı. Abimle birlikte büyükçe bir odamız vardı. Penceresini açtın mı koca kayısı ağacının dalları içeri dalardı.

Her sabah uyanır uyanmaz pencereyi açar parmağımı kuşlara uzatıp konmalarını beklerdim. Niye mi? Heidi adında gıcık bir kız vardı, rekabet halindeydik. Zaten dedesi olduğu için benden öndeydi, üzerine birde kuşlar onun parmağına konuyordu. Bizim ağacın kuşlarıda benim parmağıma konsunlar da bende ona hava atayım istiyordum. Ama hiç konmadılar !

Bir süre uzaydan geldiğime inandım, çok üzülürdüm bu dünyaya geldiğim için. Ait olmadığım bu yerden kısa süre sonra gideceğim için insanlarla fazla temas halinde olmamaya çalışırdım. Alimallah ya delilik bulaşıcıysa ? Zira insanların ( özellikle yetişkinlerin ) deli oldukları kanatine varmıştım.

Evimizin mutfakla salonun bitiştiği duvarında bir somya vardı. Orada oturup hayalet arkadaşlarımla sohbet etmekten hoşlanırdım. Uzunca bir süre bu üç hayalet kafadarla dostluğumuz pek bi muhabbetli olmuştu. Sonra herşey gibi o da ilkokula başlayınca sona erdi.

Saldırı sanatında çok ustaydım. Ama takip ve iz sürmede de üzerime yoktu. Tüm gün hem kendi kuzenlerimi hemde babamın ergenlik dönemindeki kuzenlerini takip eder, yaptıklarını bir bir hafızaya kaydederdim. Sokakta oyun oynadığımda da benden büyük erkek çocuklarını izler ufak bir gaflet anlarında üzerlerine saldırırdım.

Çok küçüktüm ama tırnaklarım kuvvetliydi, dedimya kedilik var serde...Sonunda Zorro gibi bende mahalledeki her çocuğun yüzüne bir çentik atıp damgaladıktan sonra sanıyorsunuz ki hiç oyun arkadaşım kalmamıştı. Yanıldınız vardı. Tabii arada hem onlar hemde kuzenlerim oynamak istemiyorlardı.Fakat ikna kabiliyetim o yaşta bile güçlüydü.Mahallenin çocukları bir ikiısırık yarasından sonra ikna oluyorlardı.Kuzenler ise çantada keklik. Akşam babama dudaklarımı bükerek nasıl yalnız kaldığımı anlatmam yetiyordu.Ama bana sorarsanız zoraki yada gönüllü pek birşey farketmiyordu.

Benim için o yaşlarda dünya seyirlikti. Bir köşeden çevremde olan biteni izler anlamlandırmaya çalışırdım. Arada seyirden vazgeçip aralarına katılıncada oyun bozan olmaktan kurtulamazdım.

İnsanlar günlük kaygılar içinde olurdu. Ama şimdiki gibi tüketim stresi yoktu. Aşağı yukarı hepimizin evinde, mutfağında yada üzerinde benzer şeyler olurdu. Farkımız yoktu birbirimizden. Basit şeylerden mutlu oluyordu insanlar. Ama basit şeyler yüzündende kavga edebiliyorlardı.

Mahalledeki yaşamım ilkokula başlayana kadar böyle kah izleyici kah oyuncu olarak geçti. İlkokul ise hayallerin tırpanlandığı, farklılıkların törpülendiği yerlerdi. Ve sanırım hala da öyleler.

En sevdiğim şiir bir sıpaya aitti. Üşenmedim çocukluğumun kıymetli şiirini netten aradım buldum.Anlamı büyük bir şiirdir efenim, muhakkak okuyunuz :)

BÜYÜMÜŞ OLMUŞ
**Ne sirkedir,
Ne''de bal,
İsterseniz bir masal.
İnanmassan, inanma,
Düşün''de payının al.

**Bilinmeyen bir zaman,
Toplanmış herbir hayvan.
İnsanlar file , demiş,
Artık bizden el aman.

** Tilki saf bir bakkalmış,
Tezgahtarı çakalmış.
Bayan tavuk kasadar,
Horoz amca tellalmış.

** Tüccarlar çok kurnazmış,
Deve kuşu, ile kazmış,
Bay hindi şair olmuş.
Güzel şiirler yazmış.

** Ormanlarda şahinler,
Bal akarmış nehirler.
Yılan Ünlü bir Doktor,
Şifa imiş zehirler.

** Kurt, kuzu öğretmenmiş,
Tavşancık sportmenmiş.
Fakat kaplumbağa bey,
Koşuda Rekortmenmiş.

** Karınca yük taşırmış,
Görenler hep şaşırmış.
Bir fili yüklenince,
Dağdan, Dağa aşırmış.

**Kedi ahçı başıymış,
Fare yardımcısıymış,
Köpek sadık bir kasap.
Kasapların başıymış,

**Ayı dayı, yağcıymış,
Aslan baba hancıymış.

**İş arayan bir sıpa,
Ortamda yabancıymış.
Tatlı, tatlı kaşınmış,
Yere yatıp eşinmiş.

** Ne olayım ben diye,
Gece gündüz düşünmüş.

Marangoz olsam, tak, tak,
Çekilir''mi bu sanat,

** Demirci olsam, tan,tin,
Çilingir olsam, çan,çin,
Değirmenin bendi var,
Ticaretin fendi var,
Hangisine baş vursam,
Hepsinin''de derdi var.

** O ne bir hancı olmuş,
Ne'de hamamcı olmuş,
Tembel''ce yatanların,
Başının tacı olmuş.

** Kırları yapmış Döşek,
Uzanmış gevşek, gevşek
Hiçbir şey olamamış,
Büyümüş olmuş EŞŞEK.

ÇALMADAN OYNAR...

Ben blog aleminde yeni sayılırım. Gerçi takip tarihim eskidir ama yazı yazmaya başlayışım daha dün bir bugün iki..

Ama yinede bu kısa zamanda bir yer edindiğimi düşünüyorum, severek takip ettiğim değerli insanlar yazılarıma yada yaptıklarıma yorumlar bırakarak beni onurlandırdılar. Sanal ortamın sıcak ve sevgiyle sizi saracağını düşünmezdiniz değil mi? Ama gerçek şu ki ; sevgi,saygı,iyilik,kötülük,kıskançlık,arkadaşlık vb gibi tüm duygular yoğun enerjileri olan şeylerdir. Ve size ulaşmaları için mutlaka bildik bir yöntem kullanmak zorunda değildirler.

Bazen göz göze, diz dize bazen mektupla, telefonla bazende internet aracılığıya bu duygular sizi sarıp sarmalar...

İnsan olmanın en güzel yanı paylaşabilmek. Bende baktım baktım sobelenmeyi beklersem daha çoook beklerim. En iyisimi kızım sen kendi kendini sobele , yenisin sana sıra gelmez. Çalmadan da oynanabilir dedim .. Vee biraz daha yakınlaşalım diye bende kendimi paylaştığım bu sayfada nefret ettiklerimi yazdım.

Hem zaten baktım birçok arkadaş sobeyi genele ithaf etmişler değil mi? ( Gerçi birkaç tane sobe vardı sanırım ? yaş malum, kafada binbeşyüz karıştırabiliyorum )

EVDE NEFRET ETTİĞİM İŞLER

* Yemek yapmak ( maalesef bende hep ilk sıralardadır )
* Tabii ki ütü ! ( açık ara ile birincilik hep ütüdedir zaten)
* Süpürge yapmak ( belim iki büklüm oluyor, birde pat çat eşyalara çarptığım için kendimi sevmiyorum )
* Cam silmek ( yılda ancak iki defa yapabilirim. O da zorunluluktan)
* Yerleri silmek ( sil sil bitmiyoki kardeşim ! arkamı bi dönüyorum saç vb..)
* Çamaşır toplayıp yerleştirmek ( Çok sıkılıyorum bu işten ama nedeni var )
* Sofra kaldırmak ( başım dönüyo git gel git gel yaparken )
* Dağınık mutfak ( Aşkım mutfağa her girdiğinde bomba düşmüş gibi buluyorum ama yemek yapmamak için susuyorum )
* Dağınık ev ( benim gibi eskiden obsesif olan biri için büyük bir aşama kaydetim.Dağınık bir evde yaşıyorum artık)
* Toz almak ( eh nisbeten diğerlerine göre daha az nefret ediyorum)
* Mutfak dolabı, buzdolabı vb silmek . ( yorucu bir iş olduğu için sevmiyorum ama çok iyi bir temizleyicim varsa gözüm kararır lekelere bi dalarımmm !!! )

Aslında sevdiklerimi yazsam daha mı iyi olurdu acaba ? Benim liste uzadıkça uzayacak yoksa !?

Haydi birde sevdiklerimi yazayım ;

* Ver elime cifleri, temizleyicileri ben banyo ovayım :)) ( Ama astımım olduğu için bunuda çok sık yapamam ve aslına bakarsanız zorunlu değilsem bunuda sevmeyebilirim !? )

Hımm ..bu defa aklıma sevdiklerimde gelmiyor, sanırım gerçekte ev işini hiç sevmiyorum.Belki kötünün iyisi sıralaması desem daha iyi olacak.

Ya kim ev işi yapmayı severki? Aslında zorunlu olmasak hiiçte yapmayız. Yok ben gezmeye alış verişe gitmek istemiyorum illada evimi baştan aşağı keyfimden temizlik yapacağım diyen kadın varmıdır acaba ?

Valla ben o kadın değilim ! Övünmüyorum bu durumdan ama naapayım ? Bende buyum. Evim temiz ve düzenli olsun istiyorum ama bunu başkası yapsa nasıl mutlu olurum. Güzel yemek yemekten çook hoşlanıyorum ama bunu başkası yapsın istiyorum.

Elimden geldiğincede bu lüksümü devam ettirmeye çalışıyorum. Ama zorunlu hallerde iş başa düşüyor. Yani temizlik bölümü hemen hemen her zaman bende, olsun yemek yapmak bende değil ya bu bana yeter :)

İşte çocuğunuzu şımarık yetiştirirseniz olacağı budur ! Bizimkiler beni fazla şımartmışlar. Hiç iş yaptırmazdı annem. Zaten bana pek zorla birşey yaptırılamazdı ...

Aha ! ikinci sobe konusu da aklıma geldi !!
Çocukluğumuzda yaşadığımız ev...

Ama bunuda aynı posta yazarsam daralır, bir daha beni ziyaret etmezsiniz. Bunuda yarın yazayım :)

Sevgiyle dostça kalın

CADI KİKİ YASTIĞI

5 Kasım 2008 Çarşamba

Çokta boş durmadım bu geçen zamanda. Tamda cadılar bayramı gelmişken cadılı bir yastık yaptım.

Fırsat bulursam cadımızın kedisi ve balkabağınıda bitirip ekleyeceğim.

Hepinize güzel bir akşam dilerim...

DOĞUM GÜNÜ PASTASI ;ÇİLEK KIZLI PASTA

4 Kasım 2008 Salı

nanılmaz ama sonunda bizim küçük hanımın okuldaki partisini de atlattık. Derin Külkedisi oldu, sınıf arkadaşlarıda onun gibi kostümler giymişlerdi.Saatlerce dans ettiler, şarkılar söylediler hopladılar zıpladılar. Derin'in mutluluğu görülmeye değerdi.


Enerjiler harcandıktan sonra sıra geldi pasta kesmeye.Fazla birşey hazırlamadım, ama çocuklar pastayı görünce öyle bi afalladılarki görmeliydiniz. Derin'in çilek kızı pastanın üzerinde !! Vay vay vay.. Sonrada bana herbiri siparişler verdiler. Ben barbili, ben winksli, ben bilmemneli pasta istiyorum... Ah birde yeseler ! bazıları ne güzel yedi bitirdi tabağını ama benim kızım gibi olanlar maalesef tırtıklayıp bıraktılar. Oysa benim çocukluğumda pasta olacakta o yenmeyecek ? İmkansız birşey, şimdi bile dayanamam pastaya !!
Gelelim küçük menümüze;
* Çilek kız pasta
* sosisli poğaça
* Portakallı kurabiye
ÇİLEK KIZ PASTA

Pastanın tarifini sevgili Cenk'ten aldım. Geçen seneki doğumgünü pastası da Cafe Fernando'dan dı. Tarife harfiyen uymuş sadece üzerini süsleme kısmında çikolatalı şeker hamuru kullanmıştım. O dönem Derin Pony severdi bu yüzden mavi bir kanatlı Pony yapmıştım.

Bu seneki pastasında da aynı yolu izledim.Kek ve krema tarifini harfiyen yapıp, üzerini hindistancevizli marsmallow şeker hamuru ile kapladım. Kek ve çikolatalı pasta kreması gerçekten enfesti. Şiddetle denemenizi öneririm. Bu güzel tarifi bizimle paylaştığı için Cenk'e teşekkürler.

Tarifi olduğu gibi aktarıyorum ;
Kek için malzemeler


1 1/3 su bardağı un
1/2 su bardağı kakao
3/4 çay kaşığı karbonat
1/2 çay kaşığı kabartma tozu
1/4 çay kaşığı tuz
150 gram tereyağı, oda sıcaklığında
1/2 su bardağı kahverengi şeker
1/2 su bardağı şeker
3 yumurta, oda sıcaklığında
1 çay kaşığı vanilya ( evde olmadığı için ben ekleyemedim)
60 gram bitter çikolata, eritilmiş ve oda sıcaklığına getirilmiş (ganaj çikolata kullandım)
1/2 su bardağı süt, oda sıcaklığında
1/2 su bardağı kaynar su
120 gram sütlü çikolata, ufalanmış
3 su bardağı çilek, dilimlenmiş


Yapılışı
Fırını 180 derecede önceden ısıtın. 25 cm capındaki kek kalıbının altına yağlı kağıt serip, tereyağıyla kalıbıı yağlayıp birkaç kaşık un serpin ve tüm kalıba yayın. Fazla gelen unu dökün. Önce un, kakao, karbonat, kabartma tozu ve tuzu bir kaba eleyin.
Tereyağını mikserle yumuşayana kadar çırpın. Beyaz ve kahverengi şekerleri ekleyip 3 dakika daha çırpın. Karışıma yumurtaları teker teker ekleyerek çırpmaya devam edin. Bu aşamada vanilyayı ilave edin.
Mikserinizin en yavaş ayarında erimiş çikolatayı ekleyin.
Tamamen karıştığında süt ve kuru malzemeleri dönüşümlü olarak (kuru malzemelerle başlayın) 2-3 seferde ekleyin ve kuru malzemeler kaybolana kadar karıştırın.
En son olarak hala en yavaş ayardayken kaynar suyu azar azar ekleyin.
Ufalanmış çikolataları ekleyip tahta bir kaşık yardımıyla karıştırıp 25 cm çapındaki kek kalıbınıza dökün ve tepesini düzleyin.

180 derecede 35-40 dakika pişirin. Keki fırından çıkardıktan sonra 15-20 dakika soğumasını bekleyin. Ardından bir bıçağı kekin çevresinde gezdirerek kelepçeli kalıptan kolay çıkması için hazırlayın.
Kalıptan çıkardığınız keki tam ortasından ikiye kesin (Eğer tepesi çöktüyse üst yarısının tepesini de bıçakla keserek düzleyebilirsiniz).

Çikolatalı Pasta Kreması Malzemeler

2 su bardağı süt
4 yumurta sarısı
6 çorba kaşığı şeker
3 çorba kaşığı mısır nişastası, elenmiş
200 gram bitter çikolata, eritilmiş ( ben yine ganaj çikolata kullandım)
40 gram tereyağı, oda sıcaklığında

Yapılışı
Ufak bir tencerede sütü kaynama noktasına getirin.
Diğer bir tencerede yumurta sarılarını, şekeri ve mısır nişastasını çırpın.
Çırpmaya devam ederken kaynamış sütten azar azar bu karışıma ilave edin.
Çırpmaya devam ederek kaynama noktasına getirin.
Kaynamaya başladıktan 1-2 dakika sonra çikolatayı ekleyin ve ateşten alıp çırpmaya devam edin.
Çikolata tamamen eriyip karıştıktan sonra farklı bir kaba kremayı alın.
Bu orta boy kabı da içine su ve buz koyduğunuz kaba oturtup karışımın ılıması için iyice karıştırın.
Krema yaklaşık 60 dereceye geldiğinde ( ılıyınca ekledim ben ) tereyağını 3-4 seferde ekleyerek iyice eriyene kadar karıştırın.
Tamamıyla oda sıcaklığına gelene kadar buzlu suda oturtup bekletin.
Kremanın üzerine gereceğiniz bir streç filmle birlikte buzdolabında 2 gün boyunca tazeliğini korur.


Pastanın hazırlanışı

Kekin üst kısmını pasta taban olarak tabağa aktarıp kenarlarına kremadan kirlenmemesi için parşömen kağıdı serdim.
Pasta kremasından kenarlara fazla yaklaştırmadan bolca sürdüm. Kek zaten ıslak olduğu için marmelat vb gibi birşeyle ıslatma ihtiyacı duymadım.
Kremanın üzerine bolca çilek serpip üzerine kekin alt kısmını koydum.
Kalan pasta kreması ile kekin üzerini ve kenarlarını sıvadım ve buzdolabına kaldırdım.


Marshmallowlu şeker hamuru


Marshmallowdan yapılan şeker hamuru diğerine göre daha lezzetli oluyor bence. Ayşe Yaman'dan bu tarifi aldığımdan beri normal şeker hamurunu yapmaz oldum.

Çok şekerciden 200 gr beyaz, 300 gr pembe hindistancevizli marsmallow aldım.1 kilo da pudra şekeri..
Benmari kabımda erittim, 4 yemek kaşığı su ve bir tutam tuz ekleyip pudra şekerinin yarısını ekledim. Kalan pudra şekerini silpatın üzerine döküp şekeri üzerine döküp hamur halini alıncaya kadar pudra şekeri ilavesi ile yoğurdum.
Kekin üzerini örtecek kadar boyutta pembeden açıp üzerini kapladım. Beyaz şeker hamuru ile yapacağım çilek kızın kıyafetine göre parçalar koparıp renklendirdim.


PORTAKALLI KELEBEK KURABİYESİ
Tarif sevgili Hanimiş'ten , lezzetli ve ağızda dağılan hafif bir kurabiye ortaya çıkıyor. Mutlaka denemenizi öneririm.

Malzemeler

250 gr margarin (oda sıcaklığında, küp küp doğranmış) (ben tereyağ kullandım)
1 su bardağı pudra şekeri
1 paket patates nişastası
1 adet orta boy yumurta
1 portakal kabuğu rendesi (buzlukta tuttuğum portakal kabuğunu rendeledim.kesinlikle daha pratik oluyor)
1 paket portakal aromasi (ya da vanilya)
1 tatlı kaşığı kabartma tozu
Aldığı kadar un (ele yapışmayan,meşhur kulak memesi kıvamını tutturana kadar)

Bir kapta margarin, yumurta, portakal kabuğu rendesi, aroma ve kabartma tozu karıştırılır. Daha sonra pudra şekeri, nişasta ve un elenerek eklenir (yapışmayan pürüzsüz yumuşak bir hamur olmalı). Bir süre buzdolabında dinlendirdikten sonra merdane ile açılarak kurabiye kalıplar ı ile kesilir.
Ortalarına çöpşişler yerleştirilir ve benim gibi sağlam yerleştirmediyseniz sonradan çıkarılır. Yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisine dizilir ve önceden ısıtılmış 175 derece fırında 10-15 dakika kadar pişirilir.

Sosili Poğaça
Bu benim klasik poğaça tarifim. Eminim hepinizde vardır böyle bir tarif.
1 su bardağı ılık süt içerisinde yaş maya eritilir ( yaş mayam bittiği için ben kuru maya kullandım)
1 su bardağı ılık su ve sıvı yağ ve mayalı süt kaba alınır.
4 yemek kaşığı şeker,
4 çay kaşığı tuz eklenir.Aldığı kadar un eklenerek yumuşak bir hamur elde edilir.
1 saat mayalandırıldıktan sonra hamur merdane ile açılıp içlerine sosis koyarak kapatılır.
Üzerine yumurta sarısı ve tercihen çörek otu eklenerek fırına verilir.

Afiyet olsuunn...

DOĞUMGÜNÜN KUTLU OLSUN BEBEĞİM

3 Kasım 2008 Pazartesi

Sonunda doğumgünü hengamesi bitti. Sevgili Leyya'cımın dediği gibi siz ne planlarsanız planlayın mutlak bir gerçek varki, evrenin planları çook farklı olabiliyor. Genelde de ilahi planlarda benim için aynı anda birkaç işle ve sorunla uğraşmak var.

Her ne kadar işlerin peşinde koşturacak kadar iyileşmişsemde halsizlik ve bir anda pilimin bitmesi sorunlarım sürüyor. İşte böyle yata kalka doğumgünümüze hazırlanabildik.

İlk kutlamamızı evimizde yaptık.Cumartesi günü bir kaç arkadaşımız ve sevgili komşumuzla birlikte kutladık. Menümüzde peynirli börek, çikolatalı çatlak kurabiye ve beyaz çikolatalı pasta vardı.

Resimler nerde derseniz, maalesef çekmek hiç aklıma gelmedi. Ama gözünüzde canlandırmanızı sağlayabilirim.

* Peynirli börek; hazır yufkadan klasik bir börekti. Yufkaları ikiye bölüp üzerlerine eritilmiş tereyağ sürüp, maydonozlu peynirli iç koyup kıvırarak tepsiye yerleştirdim. Üzerine 1 bardak su döküp buzdolabında 1 saat beklettim. Üzerine yumurta sarısı ve çörek otu serpip fırına verdim. Yumuşak, lezzetli bir börek oldu. Sadece içine koyduğum peynirden hoşlanmadım.

*Çikolatalı çatlak kurabiye maalesef görüntü olarak çikolatalı pestildiler. Zaten gelenlerede pestil yermisiniz ? diye sorup ikram ettim. Lezzetli enfess pestiller yapabiliyorum arkadaşlar.

*Beyaz çikolatalı pasta; sevgili Zinnur'un Kubbe pastası nın şeklini ve çikolatalı kremasını alıp, kek içinde sevgili Hanimiş'in Opera Pastasındaki joconde kekini denedim. Tariflerini vermeyeceğim, ama deneyimimi paylaşacağım. Önce keki yaptım. Kek aslında tamamen bademden ve yumurtadan oluşuyor.Ben yumurta aklarını sanırım çok iyi çırpıp sert kıvama getiremedim. Biraz daha çırpmam gerekirdi. Unlu karışımı yumurta akına eklerken sönmemesine çabaladım ama sanırım bu arada homojen bir karışım elde edemedim. Velhasıl oldumu bizim kek hafiften krepimsi. Neyse, ben ısrarla devam ettim. Daha uzun süre fırında tuttum. Zinnur'un tarifindeki gibi üzerine marmelat ( elimde kızılcık marmeladı vardı) sürdüm ve kıvırmaya çabaladım. Zor oldu ama ben yılmadım, birgüzel kıvırıp dolaba attım. 1 gece beklettim. Ertesi gün çıkarıp dilimledim ama yinede sanki hala yumurta kokuyordu? Beyaz çikolatalı krema kolaydı. Aynen Zinnur'un tarifindeki gibi yaptım ve sorunsuz atlattım.

Yiyenler aslında çok beğendiler.Ama benim için fazla ağır geldi. Beyaz çikolatalı krema bademli kekle birleşince oldukça ağır ve tatlı bir pasta ortaya çıktı.


Ama asıl parti bugündü, fotoğrafları düzenleyip en kısa zamanda ekleyeceğim..

Şimdilik sevgiyle hoşça kalın canlarım...

 

2009 ·cafederins by TNB