PASTALAR

PASTALAR
MUSLU,KREMALI,ŞEKER HAMURLU PASTALAR

KEKLER

KEKLER
CHEESECAKE,MUFFİN,CUPCAKE,BROWNIE

KURABİYELER

KURABİYELER
MAKARON,TATLI ÇÖREK,BISCOTTI,TUILLE

TARTLAR

TARTLAR
PAY,BAR,TARTOLET

HAYYAM'CA...

15 Kasım 2008 Cumartesi

Hayyam, dünyayı ve zamanı düşünürken pek kötümserdir; düşünür:

Dünyaya neden geldik; selvi boylar, lale yanaklar niçin bezendi?
Aleme geldik de dünyaya bir şey mi eklendi; gidiyoruz; bir şey mi eksiliyor?
Neden geliyoruz, niçin gitmedeyiz?
Biri gitti mi, yerine başkası geliyor.
Ne gelmemizden bir maksat belirmede, ne gitmemizin sebebi bilinmede.
Hiçbir şey dileğimizce olmuyor.
Felekler, her gece, nice ömür gömleği biçmede, nice gömleğin de yenini, yakasını yırtmada. Bizden önce de gece vardı, gündüz vardı: göklerdönüyordu: bizden sonra da bu düzen sürüp gidecek.

Ama biz toprak olacağız, tozup gideceğiz. Gidenlerden biri olsun gelmiyor ki soralım: Ne var o alemde?
Yazın gelişi, kışın gidişi, Cem'le Key'i yerlere sermiş.
Nice başlar, ayaklar, zaman ateşiyle yanıp kül oluyor, ama dumanları bile tütmüyor. Böyle bir aleme gelip gitmemiz nedir ki? Bir sinek gelmiş, konmuş, sonra da uçup gitmiş.

Yeşillikteki çiğ tanesi gibi, sanki bir gececik oturmuşuz, sonra yok olup gitmişiz. Dünya yel üstüne kurulmuş; varlığımız, iki yokluk arasında; çevremizdekiler de hiç, biz de hiçiz.
Alem, bir fanus-ı hayal. Güneş, bu fanusun lambası, dünya, sırça fanus.
Bizse, içinde dönüp duran, geçip giden şekilleriz ancak.
Yahut da kuklacı, bir kuklayı çıkarıp oynatmakta; sonra onu sandığa atmakta, öbürünü çıkarmakta.

Hayyam, alemi meydana getiren dört unsuru şöyle anlatır:

Bir suyduk, bele düştük; şehvet ateşiyle dünyaya geldik; ama yel, yarın toprağımızı tozutup gidecek.
Ne yapmalı öyleyse? O, lüzumsuz çekişmelerin, kavgaların, hırsın, tamaın, benliğin, bencilliğin karşısındadır.
Der ki: Uzlaşıp birleşmedikçe, el ele vermedikçe neş'eye kavuşmanın, gamın başına basmanın imkanı yok.
Sabah çağı soluk almadan bir soluk alalım hele; çok sabah olur ama biz olmayız.
Şu alemde her hayvanın ayak bastığı toprak, bir güzelin, bir sevgilinin yanağı.
Her sayvanın kubbesindeki kerpiç, bir vezirin parmağı, bir padişahın başı.
Derde düşmenin, elemlenmenin de faydasi yok; derdin, elemin de ne ucu var, ne bucağı.
Bastığın toprak, eşsiz bir güzelin gözbebeği.
Derenin kıyısında biten yeşillik, melek huylu bir güzelin dudağından terlemiş: bir ay yüzlünün toprağından bitmiş.
Böylesi alemde elemi, neş'eyle yok etmek gerek.

Şarap, elemi boğmaya tek vasıta; sarhoşluk, derdi unutmaya tek çare.
Şerîatta haram ama ne olurdu, her haram, şarap gibi insanı sarhoş etseydi de dünyada bir tek ayık görmeseydim.
Zahitlik, riya ile eş olmuş; zahitlik şişesini taşa çalalım, seccadeyi bir kadehe satalım.
Zati de zahitlik hırkasıyla küpün ağzını kapatmışız; meyhane toprağıyla teyemmüm etmişiz: böylece de medresede yitirdiğimiz ömrü meyhanede bulmayı umuyoruz

ve Hayyam, kendi halini şöyle anlatır:

Bir elimizde mushaf; bir elimizde kadeh.
Kimi helale yönelmedeyiz, kimi harama.
Şu ham, şu olgunlaşmamış kubbenin altında ne mutlak kafiriz biz,ne tam Müslüman.

Hayyam, bu umutsuzluğa bilginin de bir çare bulamadığını anlamıştır. Ömrün şüpheyle geçtiğini bilir: bu yüzden ha ayık olmuşuz der, ha sarhoş: ikisi de bir.
Birçok şeyler bildiğini bilir, ama bu bilgiden de bezmiştir o; hatta sonunda hiçbir şey bilemediğini bilmiştir ancak.

Değil mi ki sonun yokluk; gökler ister yedi olsun, ister sekiz.
Değil mi ki biz yok olacağız; alem ister sonradan yaratılmış olsun, ister önüne ön bulunmasın. Değil mi ki sonu ölüp çürümek; ha adamı ovada kurt yemiş, ha mezarda karınca.

Hayyam, adeta marazî diyebileceğimiz bu yeis aleminde, kendini neş'elendiren sağrağı, testiyi, birçok rubailerinde bir başlangıç ve son nokta saymaktadır. Testiden sözler duyar, testicinin, padişahın başından testiye kulp, yoksulun ayağından baş yaptığını görür ve bu testiyle, testiciyle görüşüp konuşması sürer gider.
Ama en güzel şey şu ki Hayyam, hep aynı şeyleri söyler gibidir; fakat her sözü bir başka çeşittir; her sözünde aynı şeyi, fakat bir başka nağmeyle söyler ve insan usanmaz.
Hayyam, eski İran'ın mefahirini de hiç unutmaz; bu bakımdan o, insancı olduğu kadar da milliyetçidir.
Alaca renkli sabahla akşam atının konakladığı alem, köhne bir kervansaraydır ki Cemşid'den arda kalmıştır, Behram'ın dayanıp oturduğu sedir.
Zerreler görür toprakta; hepsi de bir Keykubad'ın, bir Cem'in toprağındandır.
Yıkık anıtlara bakar; Behram'ın şarap içtiği köşkte, görür ki tilkiler yavrulamış, ceylanlar konaklamış; yaban eşeği avladığını hatırlar da bir söz oyunuyla, mezara av oldu Behram der; testi tezgahındaki çırağı, yavaş ol diye öğütler; çünkü o, Keykubad'ın beynini yoğurmadadır.
Dünya yokluk yurdu. Şeref, şan, yücelik, alçaklık geçici bir afsun.

Müsbet bilginin dışına çıkmayan Hayyam göklerin, yıldızların dönüşlerinde bile bir gaaye bulunduğuna inanamaz; eşref-i saat tayin eden Hayyam, devrinin inancına uyamaz; onların da başları dönmüş der: her şeyden habersiz dönüyorlar.
Hayyam,bazı rubailerinde, ebedilikten de ümitsiz görünür; yaşayanların, sonra da ölüp gidenlerin balçığından dökülen kerpiç, başkalarının saraylarına sayvan olacaktır. Solan lale dökülür gider, bir daha da açılmaz.
Sözler söyleyenler, bu karanlık gecenin ardına bir yol bulamamışlardir, bir masaldır, söyleyip gitmişlerdir.
İnsan altın değildir ki onu gömsünler de sonra çıkarsınlar; ah, bir umut olsaydı, ne olurdu, keşke yüz bin yıl sonra toprağın gönlünden, yeşillik gibi bitmeyi arzulasaydık.

Hayyam'ınsa bu sözler, zamanının kargaşalığına, İran'ın şevket devrinin göçüşüne, akla dayanan bilgisinin, kendisini tatmin etmeyişine, bilmediklerinin, bildiklerine karşı sonsuz bir umman olduğu halde bildiklerinin bir katre bile olmayışına karşı sonsuz bir umutsuzluğa düşen, hayata, zerre - zerre, bütün varlığıyla bağlı olan, yok olacağını bir türlü kabul etmek istemeyen, geçici varlığa kanmayan, fakat ebedi varlığa da inanamayan bir inkarcı mahiyetinde görünür ve duyduğu ye'si, ancak içkiyle teskin eder.şatıh:

Çoğunluk da Hayyam'ı böyle görmektedir; fakat rubailerinin bazılarından meydana gelen bu kanaat doğrumudur, yeterli midir?

Tasavvufta, bazı sözlere "Şatıh" denir; şatıh, anlamından varlık, benlik duyulan, yahut anlamı şüpheli bulunan, hatta bazı kere anlamsız olan sözlere denir.

Salik, yani gerçek yolcusu, halden hale girer; buna renklilik, renkten renge giriş anlamına "Telvin" denir.
Sırası gelir; kendini Tanrı sayar, varlığı yok olur, benim der; sırası gelir; topraklara döşenir, yokum der. Kimi ölümünü ister; kimi ölümsüzlükten söz eder, ye'se düşüp inkara döşenir; umar, niyaza yuvanır. Cenneti mühimsemediği, cehennemden korkmadığı demler olur.

Olgunların bir kısmı "Telvin"i aşağı bir mertebe, şathı, bir dil sürçmesi görür; bir kısmıysa şathı hoş görür, ''Telvin"i en yüksek mertebe sayar; çünkü yol alan insan, her an başka bir yoldadır, her an başka bir durakta.

Cennette huriler, şarap, süt, bal ırmakları var; ama elimizdeki peşin, binlerce veresiyeden yeğ; yahut, değil mi ki sonu bu; biz şimdiden başladık buna diyen Hayyam'ın bu sözlerinde bir şatıh havası esmiyor mu? Sözlerin bir yönünü, yahut bir yöne yönelmişlerini alarak bir sonuca varmak, eleştiriciyi gerçeğe ulaştıramaz.
Şaşmayın bu sözlere; beni balçıktan yoğuran sensin, ben ne yapıyorsam onu sen yazdın bana, elimde ne var? Takdir kınanır mı hiç? Bu sözleri söyleyen Hayyam'ın muhatabı vardır; inandığına hitab ediyor o; belki takdire inanıyor, belki inanmıyor; insanın iradesini, ihtiyarını biliyor; kadere inananlarla alay ediyor; fakat Tanrı'ya inanıyor ve inancını dile getiriyor.

Hele, gül olmazsa dikene, nur olmazsa ateşe razı olduğunu, hırka, tekke, şeyhlik nasibi değilse çanı, kiliseyi, zünnarı yeter bulduğunu söylerken, şarabın, insanın benliğini yok ettiğini bildirip İblis, bir kadeh içseydi Adem'e bin kere secde ederdi derken bu şatıh yeli, daha da esintili bir hal almada.

"Meyhanede, seninle gizlice konuşmam, sırlarımı sana söylemem, mihrapta sensiz namaz kılmamdan yeğ; ey halkın hem evveli olan, hem ahırı bulunan; sen ister beni yak, ister erit" ve "Bugün aşıkız, perişanız, sarhoşuz; güzellerin civarında, şaraba tapmadayız; kendi varlığımızdan tümden kurtulmuş, geçmişiz; Elest mihrabına yönelmişiz bugün"gibi rübaileri inşad ederken Hayyam'ın sevgilisi, sevgilileri ve şarabı, meyhanesi bile maddeden sıyrılıyor.

Aşıkla sarhoş cehennemlikse, cenneti avuç içi gibi bomboş görürsün diyen Hayyam, aşkı inkar edende bile bir inkar aşkı görmekte; dudağı şarabm tadını tatmamış zahitte bile bir benlik sarhoşluğu sezmekte.

Suç işlememiz, senin rahmetinin bezentisidir sözü, imansız bir gönülden gelen, inkarcı bir ağızdan çıkan söz olamaz. Bu bakımdan biz, Hayyam'ın rubailerinin çoğunu, bazı kere aklın verdiği yeisten doğma, fakat çok defa riyayı, cenneti kendine mülk sananları, başkalarını kınayanları, benliğe kapılanları yeren ve şatıh vadisinde söylenen rubailer sanıyoruz.

dünya:

Hayyam'da devri, çeşitli tepkiler yaratmıştır. O, ne tasavvufun mistik balçığına saplanıp kendinden geçmiştir, ne az bilginin verdiği aşağılık duygusuyla benliğe düşmüştür; bu bakımdan dünyayı, olduğundan başka türlü görmemiştir Hayyam.
Onca feleğin işi-gücü adaletle tartılıp düzenlenseydi, fazilet ehlinin hatırını incitir miydi hiç?
Felek ne veriyorsa aşağılık kişilere veriyor; han veriyor, hamam veriyor, ambar veriyor;
hür kişiyse, yiyeceği ekmeği bile, bir şeyini rehin vermedikçe bulamıyor;
böyle aleme yuf çekilir, yuf.
Felek, gönülleri gamlara batırmada;
neş'e gömleğini yırtmada;
esen yeli ateş haline getirmede;
içilen suyu ağızda toprağa döndürmede.
Halkta vefa yok.
Alem öyle iki kapılı bir konak ki burda ancak gönül kanı içiliyor, can veriliyor.
Ne mutlu bu alemde tanınmayana, bilinmeyene, hatta anasından doğmayana.
Yiyim, içim için çalışmak, yerinde bir iş; ama bundan ötesi ömre değmez.
Gönül hoşluğunun ada kalmış ancak; ham şaraptan başka solukdaş yok.
Elde kalan, ancak şarap kadehi.
Akıldan, fikirden de fayda yok: zamanın meyvasını akılsızlar yemekte; böylesi zamanda ya Tanrı razılığını elde etmeye çalışmak gerek, yahut kadehe sarılmak.

Hayyam, böyle bir devirde, bir zamancağız diyor, kendimden geçmek, olanı-biteni unutmak için şaraba sarılırım. Ama bana kötü diye fetva veren olur, sorarım ona, derim ki: Sen insanlarm kanlarını içmedesin, biz üzümün kanını; sen mi kan içicisin, biz mi?
Zaten Hayyam, medreseden ancak ziyankarlık meydana geldiğine, vakıf lokmasındansa gönül karanlığı elde edileceğine inanmıştır. Bu yüzden de, yıkık bir yerde yaşa der, bu yaşayışla gönül sultanlığına erişilir. Akıllarına güvenenler, öküz sağmadalar; çünkü bugün ne akıl alan var, ne tere satan; böyle zamanda aptallık çok daha iyi.Az kişiyle dost olmak, zamane ehline uzaktan merhaba demek daha hoş; güvendiğin kişiye bile akıl gözüyle bir baksan görürsün ki düşmanındır o.Cehennem, ehil olmayan kişiyle eş-dost olmaktır, sohbet etmektir. Büyük geçinenler, mevki sahipleri, dertten, gussadan canlarından bezmişlerdir de gene şaşılacak şey şu ki onlar gibi hırsa tutsak olmayanı adam saymazlar.
Hatta Hayyam, kendisine filozof diyeni düşman sayar ve bu sözün, bu kanaatin yanlış olduğunu söyler: Allah da bilir ki der, filozof değilim ben; şu gam yurdunda oturmuşum, fakat kim olduğumu bilmeyecek kadar da aşağı değilim, ne olduğumu ben bilirim. Bu rubai, gerçekten de Hayyam hakkında verilecek hükümde pek önemlidir.

Hayyam, iyiliğe aşıktır, benliğe, benciliğe, kibre, nekesliğe düşmandır. Ehil kişiyle düşüp kalkmayı, ehil olanın sunduğu zehir bile olsa içmeyi, ehil olmayanın elinden şerbet bile içmekten sakınmayı öğütler.Kimseyi incitmemeyi, aziz kişilerin gönüllerini ele almayı, hatırlarını yapmayı, yüklerini yüklenmeyi söyler; insanlara ne yapıyorsan onlardan da onu bekle der. Kibirlenmenin karşısındadır; güzellerin saçları gibi gönül kırıklığına düş de der, her solukta binlerce gönül al; bir hür kişiyi iyilikle kul et kendine; bu, binlerce kul azad etmekten yeğdir. Onca cömert kafir, nekes Müslümandan üstündür; fakat gene de pek ihtiyatlıdır o. Zaman der, ağzına helva verse inanma, ağıyla karışmıştır o. Surahiyle kadeh bile birbirine dosttur ama dikkat et de gör, aralarına kan düşmüş.

Hayyam, her ne pahasına olursa olsun, insanların minneti altında kalmamayı tavsiye eder. İnsan, sedefte mahpus kalan katrenin inci oluşu gibi eziyete, zahmete katlanmakla hür olur. Mal kalmazsa ne çıkar, baş sağ olsun der; kadeh boşalınca gene dolar elbet. Onca insan günde bir dilim ekmek, kırık testide bir içim soğuk su buldu mu, ne diye aşağı bir kişiye kul olsun? Akbaba gibi bir kemik parçasını yeter bulmak, adam olmayanın sofrasına eğreti oturmaktan yeğdir; aşağılık işinin yağlı-ballı nimetiyle bulunmaktansa kendi arpa ekmeğiyle geçinmek elbette daha hoştur. Aşağılık kişilerin hizmetine koşmaktan, sinek gibi her lokmanın üstüne konmaktansa bir somunu iki gün yemek, gönül kanını içmek, insanlığa daha da yaraşır.Yarım somunu olan, başını sokacak bir yuvası bulunan, ne kimseye hizmet eden, ne kimseden hizmet bekleyen kişinin ne hoş alemi vardır, neş'esiyle yaşasın.

Düşmanın Zaloğlu Rüstem bile olsa baş eğme; dostun Hatem-i Tayy bile olsa minnetinin altına girme diyen Hayyam, elimde olsaydı şu feleği ortadan kaldırırdım, gönlümce yeni baştan bir felek kurardım; hür kişi de orda kolayca gönlünün dileğine kavuşurdu sözleriyle yeni bir alemin özlemini dile getirir.

Hasılı Hayyam'ın dünya görüşünde dayandığı şeyler şunlardır:İyilik, gönül yapmak, özlü ve derin bir izzet-i nefis, kimseye eğilmemek; fakat zamanede herkesle ölçülü tanışıp sevişmek.

Selviye hür derler; çünkü yüz eli vardır; bir yere uzatmaz; süsene hür derler on dili vardır; susar der Hayyam.

Kaynak: Abdülbaki Gölpınarlı, Hayyam ve Rubaileri,

5 yorum:

Leyya dedi ki...

hayyam severim..ama hepsini okudum desem yalan olur))tasavvufi bilgiler hep öğrenilesi bilhassa da mesnevi okunulası gelmiştir..ama çoğu zaman dünyaya o kadar kapılıyoruz ki derinlikleri hissedemez farkedemez hale geliyoruz..bu açıdan arada hayyam okumak gerekiyormuş...sevgiler tşk ler bu güzel paylaşım için...

15 Kasım 2008 18:32
Tijen dedi ki...

"derin"in peri evi derinlerde bugünlerde...

15 Kasım 2008 21:26
Zehra Gürgen dedi ki...

Leyya'cım beğenmene sevindim. Arada sırada günlük hayattan tasavvuf alemine dalmak iyi geliyor :)
Haklısınız Derin meselelere daldım son günlerde. Ne yaparsınız arada sorgulamakta gerekiyor şu hayatımızı :)
sevgiler

15 Kasım 2008 21:50
kiana dedi ki...

merhaba arkadaşım. Blogunu ziyarete gelmiştim, nasılsınız:))

17 Kasım 2008 12:46
bahar dedi ki...

HAYYAM I BENDE ÇOK SEVERİM. BİR ARA DÖRTLÜKLERİ BAŞUCUMDA ASILI DURURDU. NE GÜZEL OLMUŞ DA BU YAZIYI SUNMUŞSUNUZ BİZE. ZEVKLE OKUDUM.SEVGİLERLE.

25 Kasım 2008 11:23
 

2009 ·cafederins by TNB